ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI KUTLU OLSUN PDF Yazdır e-Posta
Administrator tarafından yazıldı.   

 

MECLİS SERÜVENİMİZDEN   KESİTLER…

Türkiye’de parlamento geleneğinin kökleri 19. yüzyılın I. yarısında başlar ve Osmanlı İmparatorluğu’nda anayasal bir düzen kurma arayışlarına içine alır. Bu geleneğin tarihsel öncüleri olarak Tanzimat (1839) ve Islahat (1856) fermanları kabul edilir.  Bunlar adlarından anlaşılacağı gibi birer padişah fermanı olsalar da bu yolda atılmış, ilk önemli adımlardır.  Osmanlılarda I. Meşrutiyet’in kurucularının öncüleri ve önderleri olan Mithat Paşa, Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi aydınlar, yani “Genç Osmanlılar”, bu iki fermanın oluşturduğu siyasi ortamda yetiştiler. Bu aydınlar, Avrupa ülkelerindeki anayasal monarşilerden etkilenerek Osmanlı İmparatorluğu’nda bir meşrutiyet yönetiminin kurulmasını savunmaya başladılar. Bu isteklerini gerçekleştirmek için ortam da elverişliydi. 1870'li yıllarda Osmanlı Devleti Avrupa’da görülen askeri ve siyasi gelişmelerin etkisiyle bir yandan ekonomik ve siyasi krizlerle boğuşuyor; diğer yandan Balkanlardaki milliyetçilik hareketlerinin yıkıcı etkisini bertaraf etmeye çalışıyordu. Bu durum genç Osmanlıları siyasi olarak güçlendirmiş ve orduda (özellikle Deniz Küvetlerinde) taraftar bulmalarını kolaylaştırmıştı.
Genç Osmanlılar Mithat Paşa’nın önderliğinde 1876’da bir saray darbesiyle Padişah Abdülaziz'i tahttan indirerek yerine V. Murat'ı geçirdiler. Kısa bir süre sonra, “ruh sağlığı bozuk” olduğu gerekçesiyle ve yine bir darbeyle V. Murat’tı da tahttan indirerek, meşrutiyeti ilan edeceğine dair yemin ederek sözü veren II. Abdülhamid ‘i Sultan yaptılar. 
II. Abdülhamid, koşulların da dayatmasıyla 1876'da Kanun-i Esasi’yi (Anayasayı) ilan etti ve iki meclisli bir parlamento oluşturuldu. Üyeleri seçim yoluyla belirlenen Meclis-i Mebusan ve üyeleri atama yoluyla belirlenen Meclis-i Ayan. Genç Osmanlıların uzun süren mücadeleleri sonucunda ilan edilen I. Meşrutiyet, II. Abdülhamid'in 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) 'nda alınan yenilgiyi gerekçe göstererek Meclis-i Mebusan’ı “tatil” etti.
II. Abdülhamit, meclisten kurtulup “tek adam” yönetimini kurmak için, 93 Harbi yenilgilerinin tüm sorumluluğunu ve sucunu Mithat Paşa ve Meclis-i Mebusan’a yükledi. II. Abdülhamit bunlarla uğraşırken, Balkanlarda Romanya, Sırbistan ve Karadağ Osmanlılardan bağımsızlığını kazanmış, Bulgaristan özerkleşmişti; Doğudaysa Kars, Ardahan ve Batum Rusların eline geçmişti. Ayrıca İngilizler Kıbrıs ve Mısır’a; Fransızlar da Tunus’a yerleştiler.  İmparatorluk yıkılmamış ve İstanbul elde kalmıştı ama, bu Rusların ilerlemesinden rahatsız olan Avrupalı büyük devletlerin gücü sayesinde gerçekleşmişti. Bunlara karşın II. Abdülhamit’in tüm dikkati içeriye yönelikti. Devrilmekten korkuyor ve bu ihtimali ortadan kaldırmanın yollarını arıyordu. Yaptığı ilk işlerden biri; Abdülaziz’in intiharını gerekçe göstererek Mithat Paşayı idama mahkûm ettirip, Taif’e sürmek oldu. Orada da hapsedildiği zindanda boğularak öldürüldü.
Bolca toprak kayıplarının yaşandığı ve dışarıya karşı tek bir başarısı olmayan II. Abdülhamit’in içeride sürdürdüğü “istibdat” yönetimi ancak 30 yıl sonra (1908) sona erdirilebildi. Makedonya’da başlayan devrim hareketi karşısında çaresiz kalan II. Abdülhamit, 30 yıl önce “tatil” ettiği Meclis-i Mebusan’ı yeniden açmak zorunda kaldı.  
II. Abdülhamit iktidarını sürdürebilmek için meşrutiyetçilerin karşısında bir toplumsal destek arayışına girdi ve bu 30 yılda gericiliği yaygınlaştırabilmek için büyük çaba harcadı. Bu çabanın sonucu oluşan taraftarları 1909 Nisanı'nda “padişahım çok yaşa”, “şeriat isteriz” sloganlarıyla ayaklandı (31 Mart Vakası). Gericiler kan akıtmaya başladı. Bu ayaklanmayı Rumeli’den İstanbul’a gelen Hareket Ordusu bastırdı. 31 Mart Ayaklanmasının bastırılmasının ardından II. Abdülhamit, yeniden böyle bir ayaklanmanın önünü açama girişiminde bulunmaması için tahtan indirildi.
1908 Devrimi geçici bir barış getirdi. Makedonya dağlarındaki Rum, Bulgar ve Makedon milliyetçileri silah bırakarak ovaya indiler. Doğu Anadolu’daki Ermeni ayaklanmacılar kendilerini takip edeni devlet güçleriyle barıştılar. Nihayet iç savaş bitmiş, barış sağlanmıştı. Ama bu durum uzun sürmedi.
II. Meşrutiyetin ilanından üç yıl sonra Trablusgarp (1911) ve dört yıl sonra da (1912) Balkan savaşları başladı. Her iki savaşta da Osmanlılar yenildi. Özellikle Balkan Savaşları büyük kayıplarla sonuçlandı. Kısa sürede büyük bir yenilgiye dönüşen Balkan Savaşlarında Osmanlılar 250 bin askerini kaybetti, O anda elinde tutuğu Avrupa’daki topraklarının yüzde 83’ünü ve nüfusunun yüzde 69’unu yitirdi. Kuruluşundan bu yana Avrupa’nın bir parçası olan imparatorluk kısa sürede neredeyse tamamen kıtanın dışına çıkarılmış duruma düştü.
Osmanlıların 1914’te I. Dünya Savaşı’na girmesi, 1911’de başlayan savaşlar serisinin yeni ve en önemli halkasını oluşturdu. Bu savaşların insan ve diğer tümü gereksinimleri Anadolu insanının omuzlarındaydı. 
Dürt yıl süren I. Dünya Savaşı’nda Osmanlıların olduğu taraf yenildi. Bu yenilgiyle Osmanlılar devlet gücünü tümüyle kaybetti. Ama bu güç kaybının sonucu başlayan işgaller ve Sarayın işgalcilerle iş birliği içinde olması, Anadolu’da bir kurtuluş hareketini yeşerti. 
Uzun yıllar süren savaşın yükünü omuzlarında taşıyan Anadolu halkı Kuva-i Milliye direnişi başlattı ve Müdafa-i Hukuk örgütlerini kurma yoluna gitti. Başta Mustafa Kemal olmak üzere, asker ve sivil aydınlar dağınık haldeki bu direniş güçlerini ve örgütlerini bir amaç ve hedef doğrultusunda birleştirdiler. Ardından da ulusal egemenlik ilkesine dayanan, adına Büyük Millet Meclisi (BMM) denilen bir meclis açtılar. Ankara’da acılan bu meclis aynı zamanda bir devrim meclisiydi ve laik Cumhuriyet’in müjdecisiydi.  Yani yıkılmış bir imparatorluğun askeri ve siyasi kadrolarının öncülüğünde Ankara’da kurulan yeni bir Türkiye Devleti’ydi. Yine bu Meclis’te somutlaşan ulusal iradenin, siyasi ve askeri olarak kullanılmasıyla yürütülen antiemperyalist savaş, emperyalistlerin Yakın Doğu politikasını alt üst etti.
Bunun için Ankara’nın ve Meclisin hem kurtuluş savaşının hem de siyasi bir devrimin merkezleri olması, birbirinden ayrılmaz olgulardır.
Cumhuriyet tarihinin en keskin sınıf çatışmalarının olduğu ve faşist saldırıların her gün can aldığı bir dönemde yönetime el koyan 12 Eylül faşist cuntası, patronların isteklerine cevap vererek, güçlü bir meclisi öngören anayasayı ilga edip, yasamanın gücünün sınırlandırıldığı; bunun yanında yürütmenin gücünün artırıldığı yeni bir anayasayı halka kabul ettirdiler. Çünkü patronlar yasama organının işleri geciktirmesini değil; “hızlı” ve “güçlü” bir yürütmenin görev yaptığı bir Türkiye istiyordu.
12 Eylül Anayasasıyla güçlenen yürütme, yasamanın sınırlı olan gücüne bile tahammül edemez noktaya geldi. Artık 12 Eylül Anayasası bile yetmez olmuştu. Yeter duruma getirebilmek için Anayasa birçok kez değiştirildi. 12 Eylül 2010 ve 16 Nisan 2017 anayasa referandumları ile de tek adam rejim kurulmuş oldu.
II. Abdülhamit hayranları, iktidar ortağı olan Fethullahcılar’ın darbe kalkışmasını fırsata çevirerek “yasalarla” değil “kararnamelerle” tek adam yönetimini daha da pekiştirdiler. Milletvekili sayısı 16 Nisan 2017 anayasa referandumuyla artırıldı. Ancak “gazi” meclis “işlevsiz” kalmış bir meclise dönüştürüldü. Örneğin: TBMM, son 29 yılın en “sönük” iki yasama yılını tamamladı. 1991-1996 yılları arasında 194 tasarıyı yasalaştıran TBMM, son iki yılda sadece 75 yasa çıkarabildi. Onlarda “reisten” gelen “ricalardı”.
Bugün TBMM’nin açılışının 100. Yılı bu koşullarda kutlanıyor. 
Kutlu olsun…

 

 

abece 356.SAYI

356 ABECE

    ABECE 356. SAYI

       İÇİNDEKİLER

Sema KOÇAK-Copyright © www.egitder.org.tr